| |||||||||||||
|
|
|
|
|
#51 |
|
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 08 Ekim 2008 Çarşamba İyi paraya iyi soyadı![]() Bir Alman Yahudi ailesi. Wiesenthal soyadını alabildiklerine göre, hali vakti yerinde oldukları anlaşılıyor. Çünkü Wiesenthal yeşil vadi demek. Mamafih şansları her zaman yaver gitmedi. 1943’te bir toplama kampında öldüler. Dünyada ilk soyadı kanunu Yahudileri asimile etmek için Avrupa’da çıkarıldı. Sonra işler tersine döndü. Bu sefer Yahudileri ifşa etmek için kullanıldı. Antik çağlardan beri Yahudiler dinî, millî ve kültürel sebeplerle isim değişikliklerine alışmışlardı. Her biri bulundukları ülkenin dilini konuşurdu. Unutulan İbranice’yi sadece bazı hahamlar bilirdi. Sefaradlar (İspanya Yahudileri) çoktan beri İbrani isim ve İspanyol soyisimleri kullanırdı: Avram (İbrahim) Franco gibi. Daha tutucu olan Aşkenazlar (Almanya Yahudileri) ise, hâlâ eski geleneğe göre, kendi adlarını, babalarının önadını, üstelik orijinal şekliyle kullanıyorlardı. Mesela, Yakov ben Yitzhak (İshak oğlu Yakub) gibi. İbranice isimler yasak değildi. ALMANCA MECBURİYETİ Avrupa’da Yahudilerin nisbeten en serbest olduğu Avusturya’da 1787 yılında bir kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre bütün Alman Yahudilerinin Almanca isimler ve soyisimleri alması istendi. Yahudiler, nüfus memurlukları önüne biriktiler. Memurların ellerinde kabul edilebilir isimlerin listesi vardı. Lilienthal, Edelstein, Diamant, Saphir, Rosenthal gibi çiçek ve kıymetli taş benzetmesi güzel soyadı alabilmek için rüşvet vermek şarttı. Kluger (akıllı) ve Fröhlich (mutlu) gibi isimler çok pahalı idi. BİNLERCE KİŞİYE AYNI SOYADI Canı sıkkın memurlar, çoğunlukla kaba bir şekilde Yahudileri dört kategoriye ayırarak isimlendiriyorlardı. Weiss (beyaz), Schwarz (siyah), Gross (büyük) ve Klein (küçük). Dolayısıyla bu soyisimlerini taşıyan binlerce Yahudi vardır. Kötü niyetli memurlar birçok fakir Yahudiye inanılmaz çirkinlikte isimler veriyorlardı: Glagenstrick (darağacı), Eselkopf (eşek kafası), Taschengregger (yankesici), Schmalz (yağ), Borgenicht (borç almak) gibi. Din adamlarının soyundan gelen Yahudiler, Cohen, Kahn, Katz, Levi gibi isimleri alma hakkına sahiptiler. Buna rağmen, onları Almanlaştırmak mecburiyetindeydiler. Katzman, Cohnstein, Aronstein, Levinthal gibi. Geniş bir kesim, kökenlerinin bölgesini soyisim olarak aldılar: Brody, Epstein, Ginzberg, Landau, Shapiro (Speyer), Dreyfus (Trier), Horowitz ve Posner gibi. Bu, şüphesiz aşağılayıcı bir durumdu. Ama hükümetin Yahudileri tesbit ederek kolayca vergilendirebilmesini ve askere almasını sağlıyordu. Napoleon zamanında, vatandaşlık kanunu gereği, Fransa’da ve Avrupa’da Fransız işgalindeki topraklarda herkesin bir soyadı alması mecburiyeti getirildi. İŞ TERSİNE ÇEVRİLİYOR XIX. asırda Almanya-Avusturya hâkimiyetindeki Yahudiler isimlerini Almanlaştırmaya zorlanmışlardı. Alman diktatörü Hitler, bu gidişi tersine çevirdi. Yahudiler, artık Alman cemiyetinden kesin biçimde dışlanıyordu. 1938 yılında Alman Yahudilerinin isimlerini değiştirmeleri yasaklandı. Hepsi Yahudi isimlerini kullanmaya mecbur edildi. Alınacak isimler konusunda da Yahudiler, belli isimlerle sınırlandırılmıştı. Erkekler için 185, kadınlar için 91 isim tesbit edilmişti. Tevrat’ta geçen ve Yahudi olmayanların da beğenip koydukları Ruth, Miriam, Joseph ve David gibi isimleri alamayacaklardı. Çünkü bunları Hıristiyanlar da kullanıyordu. Öteden beri yasaklanmış bu isimleri taşıyan erkekler İsrael, kadınlar ise Sarah ismini taşımak zorundaydılar. İsrael, İsrailoğullarının atası Yakub Peygamber’in, Sarah ise annesinin ismidir. Nazi işgalindeki Fransa ve Norveç’te de vaziyet aynıydı. İBRANİCE CANLANIYOR Yahudiler, Filistin’e göçmeye başladıktan sonra, isimlerini de İbranileştirmeye başladılar. Perleman, Filistin’e 1881 yılında göçen ve o zaman İbranice bilen belki de yegâne İsrailli idi. Perleman, adını Eliezer ben Yahuda şeklinde değiştirerek öncülük yaptı. Oğlu Ben Zion, İsrail’in ilk İbranice konuşan çocuğu idi. İsrailli Yahudiler, İbranice öğrendikçe adlarını değiştirmeye başladılar. İsrail devletinin ilk cumhurbaşkanı Ben Gurion, İbranice uğruna sürdürdüğü mücadeleye devam etti. (Ben Gurion, aslan yavrusunun oğlu demektir. Almanca ismi Grün idi.) Bundan sonra Yahudi isim ve soyismi taşımayan hiç bir subayın temsil görevi ile dışarıya gönderilmeyeceğini ilan etti. İsrail’in idare kademesi, isimlerini bir bir değiştirdiler. Dışişleri bakanı Golda Meyersohn, soyismini Meir olarak değiştirdi. Eski Ahid’deki isimlere dönüş furyası başladı. Bu furya öyle bir hale geldi ki, Tevrat’ta kötü kişi olarak tanınanların isimlerini de çocuklara vermeye başladılar. Mesela Tevrat’ta ‘Kötülüğü rabbin gözü önünde işlediği” bildirilen Menahem ismi, meşhur siyasetçi Begin’in ön adı idi. Soyadının da tarihi var Her şeyde olduğu gibi, soyadında da öncü Çinlilerdir. Eski çağlarda bile Çin’de soyadı kullanmayan neredeyse yok gibiydi. Aynı soyadını taşıyanlar evlenemezdi. Bugün Çin’de yalnızca 100 kadar soyadı vardır ve milyarı aşkın insana bölüştürülmüştür. Bunlardan 22 tanesi binlerce yıllıktır. Vang (Kral) 93 milyon, Li 92 milyon, Zhang 88 milyon Çinlinin soyismidir. Çin’de soyisim isimden önce gelir. LAKABI SEZAR Romalılar, Avrupa’da soyadını ilk kullananlardır. Soyadları aile isimlerine göre belirlenirdi. Mesela meşhur Roma diktatörü Sezar’ın ismi Gaius Julius idi. Julius ailesinden Gaius demektir. Sezar (aslında Caesar) lakabı idi. SOYLULUK ALAMETİ Orta Çağ’da soyadı çok nadirdi. Avrupa’da soylular önce hâkim oldukları havâlinin, hatta oturdukları şatonun; sonra da mensubu oldukları hânedânın ismiyle anılmaya başladılar. Soyadının başında İngiltere’de of, Fransa’da de, Almanya’da von, Holanda’da van eki, kişinin soylu olduğunun göstergesiydi. Diğer insanlar derebeylerine yaptıkları hizmet ile tanınırlardı. Bu hizmetler daha sonra onların soyismi oldu. Meselâ Hammer çekiç demektir. Meşhur tarihçinin dedeleri, bir derebeyi maiyetinde çekiç ustası olduğu anlaşılıyor. ![]() NAMIM TÖKELİ İMRE Avrupa’da yalnızca Macarlarda vaktiyle bizde olduğu gibi önce soyadı, sonra isim gelir. Osmanlı Devleti’ne bağlı son Macar kralının adı Tököly İmre idi. Tököly ailesinden İmre demektir. Mühründe şöyle yazardı: Muîn-i Âl-i Osman’ım, âmâdeyim her emre; Kral-ı Orta Macar’ım, nâmım Tököli İmre. BALKANLAR KARAKTERİSTİK Sırp, Hırvat, Leh ve Çek gibi Slav topluluklarının, hatta Yunan ve Romen gibi Balkan halklarının soyadları karakteristiktir. Sırp, Boşnak ve Hırvatlarda -iç, Polonyalılarda -ski, Çeklerde -çek, Ukraynalılarda -enko eki soyadlarında umumiyetle yer alır. Begoviç, Jaruzelski, Dubçek gibi. Romenlerde -escu, Ermenilerde -yan, Yunanlılarda da -pulos ve -aki ekleri “oğlu” manasına gelir. Çavuşescu, Serkisyan, Papadapulos ve Vasilaki gibi. Yunanlılarda -kis eki de meslek bildirir. Kazancakis, kazancı demektir. Gürcüler “çocuğu” mânâsına -şvili veya “oğlu” mânâsına -dze ekini kullanırlar. Aslen bir Gürcü Yahudisi olan Stalin’in adı Josef Çugaşvili idi. Çugaşvili “Yahudi Çocuğu” demektir. İNGİLTERE’DE 700 BİN SMITH VAR Bugünki şekliyle soyadı ilk olarak İngiltere’de yayılmış ve XVII. asırda hemen herkesin bir soyadı olmuştur. Bugün İngiltere’de soyadı Smith olan 700 bin kişi vardır. Ayrıca bu ülkede 10 bin John Smith bulunmaktadır. İsveç’te de Johansson en yaygın soyadıdır ve bugün birçok Johansson, soyadını değiştirmektedir. Soyadlarının başında Mac (oğlu) ve O’ (torunu) ilavesini İskoç ve İrlandalılar kullanır. MacMillan ve O’Hara gibi. Anglosakson ve İskandinavlarda aynı manada -son eki yaygındır. Johnson gibi. ARAPLARDA ÖNCE OĞUL Araplarda önce oğlu, sonra babası, mesleği, kabilesi ve memleketiyle anılmak âdetti. Hazret-i Peygamber’in ismi Ebu’l-Kâsım Muhammed bin Abdullah el-Hâşimî el-Kureyşî idi. Kâsım’ın babası, Abdullah’ın oğlu, Kureyş kabilesinin Hâşimî ailesinden Muhammed demektir. Müslümanlar da bu geleneği devam ettirmiştir. Meşhur âlim İmam Gazzâlî’nin ismi, Ebû Hamid Muhammed bin Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî idi. Tus şehrinden iplikçi Muhammed’in oğlu ve Hâmid’in babası Muhammed demektir. TÜRKLER KENDİLERİ KAZANIYOR Türklerde kişiler, babalarının verdiği isim ile sonradan kazandıkları lakap ve mevki ile anılırdı. Fatih Sultan Mehmed gibi. Osmanlılarda lakaptan başka, çoğu zaman aile ve baba ismi, ayrıca memleketi de zikredilirdi. Baltacı Mehmed Paşa, Samipaşazâde Sezai, Mustafa Kemal Selânik gibi. KANUNİ MECBURİYET SADECE BİZDE VAR! Almanya’daki tarihî tatbikat bir yana bırakılacak olursa; dünyada soyadı kullanmanın kanunen mecburî olduğu tek ülke Türkiye’dir. 1934 tarihli soyadı kanunu ile herkesin bir soyadı alması mecbur tutulmuş; soyadlarında eski aile ve memleket isimlerinin, hoca, hafız gibi unvanların, ayrıca Osmanlıca kelimelerin kullanılması yasaklanmıştır. İzlanda, Tibet, Burma ve Cava’da bugün bile soyadı kullanılmaz. ![]() Çar Nikola Aleksandroviç Romanov ve eşi Çariçe. RUSLAR ÜÇ İSİMLİ Ruslarda önce isim, sonra baba ismi, sonra aile ismi gelir. Meselâ son Rus çarının adı, Nikola Aleksandroviç Romanov idi. Romanov hânedânından Aleksandr’ın oğlu Nikola demektir. Kadın evli ise kocasının ismini alır. Son çariçenin adı da Aleksandra Nikolayevna Romanovna idi. Romanovlardan Nikola’nın karısı Aleksandra demektir. İspanyollarda da isimden sonra baba ismi gelir. Meselâ Adolfo Alvarez Gera, Gera ailesinden Alvaro’nun oğlu Adolfo demektir. Kaynak: [LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
|
#52 |
Basketbol Antrenörü
![]() Üyelik tarihi: Jun 2007
Bulunduğu yer: Bornova - İzmir
Yaş: 28
Mesajlar: 1.001
Tesekkür: 0
7 Mesajına 12 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 4
Rep Puanı: 10
Rep Derecesi :
![]() |
Hocam sağolun. Değerli hocamız da çok akıcı dille, mühim konuları tarafsızca paylaşmış. Tamamını severek okudum, devamını da bekliyorum.
|
| |
|
|
|
#53 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 21 Ocak 2009 Çarşamba DALMAÇYA’DA BİR OSMANLI İSTİHBARAT MERKEZİ DUBROVNİK ![]() 8 ASIRDIR DEĞİŞMEYEN MİMARİ Asırlar önce Ragusa adası ile Dubrava (meşelik) arasındaki bataklık kurutularak teşekkül eden Dubrovnik’e 7. asırda Avarlardan kaçan Romalılar yerleşti. Daha sonra Slav mülteciler geldi. Bugün 50 bin kişinin yaşadığı şehir, dağ eteklerinden denize uzanmış bir burunda yer alır. Surlarıyla övünürler. Motorlu vasıta sokulmayan şehrin mimarisi sekiz asırdır hiç değişmemiştir. Meyve bahçeleri ve her sene düzenlenen sanat faaliyetleri ile ecnebilerin çok alâkasını çeker. Adriyatik sahilinde bugün Hırvatistan’a ait şirin bir şehir vardır. Her sene turistlerin akın ettiği bu şehre İtalyanlar Ragusa, Hırvatlar Dubrovnik diyorlar. Dubrava, Slavca meşe korusu demektir. Burası asırlarca Osmanlı Devleti’nin mümtaz bir eyaleti idi. Resmî adıyla Communita di Ragusi, Dalmaçya sahilinde ticarette öne çıkmış yüzelli millik arazisi olan küçük bir knezlik (beylik) idi. İslavların, müstakil prens veya dükalarına knez denirdi. Zaman zaman Venedik ve Bizans arasında el değiştiren şehir devleti, daha Sultan Orhan Gazi zamanında 1365 yılında Osmanlı hâkimiyetini tanımıştı. Daha önceleri Sırp Kralı’na vergi verirlerdi. Bu krallık parçalanınca Hersek Dükası bu vergiyi almak üzere şehre saldırınca, karşısında Osmanlıları buldu. Osmanlılar, düşman olan Venedik’ten ayırmak üzere buraya Dobrovenedik (=İyi Venedik) dediler. CEZA OLARAK VERGİYE ZAM Şehir tüccarına Osmanlı şehirlerinde ticaret serbestisi verildi. Ayrıca şehrin Slavlara ve Bizans’a karşı korunması taahhüt edildi. Karşılığında Osmanlı hazinesine senelik 500 düka altını ödeyecekti. Önceleri çok fakirdi. Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra Venedik mallarının geçiş yeri hâline gelerek çok zenginleşti. 1444 Varna Muharebesi’nde tazyike dayanamayıp Haçlılara kadırga verdiği için ceza olarak vergisi arttırılıp 1000 dükaya çıkarıldı. 1478 tarihli bir fermanla şehir tüccarından gümrük alınmayacağı ve şehrin senelik 12.500 düka vergi ödeyeceği bildirildi. Osmanlılar, beyliğin idaresine karışmadılar. Şehri, 12 kişilik bir meclis idare eder; knezleri, bu meclis kendi arasından seçerdi. İki Dobrovenedik sefiri her sene İstanbul’a gelirdi. Vergi ve hediyeleri takdim ederdi. Padişah tarafından kabul olunup kendilerine hil’at giydirilirdi. Ertesi sene yeni sefir gelene kadar misafir edilirdi. Bu müddet daha sonraları üç seneye çıkarıldı. Ülkede Osmanlı askeri bulunmazdı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti lehinde istihbarat ve casusluk faaliyetlerinin merkezi idi. Dobrovenedikli tacirler, gezip dolaştıkları Alman, İspanyol ve İtalyan şehirlerinde görüp işittiklerini Osmanlılara muntazaman haber verirdi. Şehrin ticaret ağı, Hindistan, hatta Amerika’ya kadar uzanıyordu. HAYAL OLAN GÜZEL GÜNLER Dobrovenedik, Osmanlı Devleti ile sadece vergi ödemekten ibaret bir münasebet içinde olduğundan dolayı, aslında mümtaz bir eyâletten çok, tâbi bir memlekete benzer. Ancak ödediği vergi resmen cizyedir. Bu sebeple hukuken Osmanlı eyâletlerinden sayılmıştır. 1808’de Fransızların işgal ettiği şehir, 1815 yılında Avusturya’ya verildi. Osmanlılar zamanında beş asırdır devam eden muhtariyeti derhal kaldırıldı. Sıradan bir şehir hâline getirildi. 1918’de Yugoslavya’ya, yakın zamanda bunun parçalanmasından sonra da Hırvatistan’a düştü. Eski parlak günlerini bir daha ele geçmemek üzere kaybetti. Dubrovnik halkı, hâlâ Osmanlılar zamanında yaşadıkları serbest ve zengin hayatı hasretle yâd eder. GÜNÜBİRLİK KALE KUMANDANI XVII. asır sonlarında İstanbul’daki İngiliz sefaret heyetinde bulunan Ricaut’nun anlattığına göre, Dobrovenedik’te knez seçimleri çok enteresandır: “Bu seçimler dünyada benzeri olmayacak kadar itimatsızlık üzerine kurulmuştur. Knez bir aylığına; diğer yüksek memurlar bir haftalığına seçilir. Kale kumandanı ise her akşam değişir. Senato akşam, önceden haberi olmadan, meselâ sokaktan geçen bir adamı kumandan tayin eder. Gözüne bir mendil bağlanıp, muhafız nezâretine kaleye getirilir. Hiç kimse o akşam kimin kumandan olacağını bilemez. Bu sayede şehri düşmana teslim etmek üzere tertiplenen komplolar suya düşmeye mahkûmdur”. ![]() Dubrovnik’in şehir amblemi. Kaynak:[LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#54 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 28 Ocak 2009 Çarşamba SAVAŞTA ağaç bile kesilmez Bugün uçaklardan savrulan tonlarca bomba, hiçbir kaide tanımadan, canlı cansız ayırt etmeden ölüm kusuyor. Osmanlılar zamanında, savaşta muharip olmayanlar öldürülmez; ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmezdi. ![]() Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nde kullandığı darbzen toptur. Topun ağız kısmında “Sultan Selim Şah bin Bayezid Han” yazılıdır. Uzunluğu 740 cm, çapı 25 cm. Eski hukukumuza göre harbi, hükümdar veya onun vazifelendireceği bir kumandan idare eder. Kumandanın meşru emirlerine şartsız uymak mecburîdir. Düşman şehri kuşatılınca, önce İslâmiyete davet edilir. Kabul etmezlerse, cizye karşılığı İslâm devletinin vatandaşı olmaları istenir. Bunu da kabul etmezlerse, harb kaçınılmaz olur. ![]() Kara Mustafa Paşa Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek sulh yapılabilir. Savaşta muharip olmayanlar öldürülmez. Ağaçlar kesilmez; ekinler yakılmaz; sular zehirlenmez. Ancak kumandan lüzumlu görürse, düşmanı zaafa uğratmak için bunlar da câiz olur. Harb kızışınca, askeri teşvik için kumandan “Yağma!” diye bağırabilir. II. Viyana Kuşatması’nın hüsrana uğramasının bir sebebi de, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın askere yağma izni vermemesiydi. Düşmana karşı her türlü silâhla karşı koyulur. Mısır’ın fethinde Osmanlıların seyyar toplarına karşılık; Mısır-lıların çakılı topları vardı. Sultan Selim, Memlük sultanı Tomanbay’a niçin seyyar toplar imal etmeye çalışmadıklarını sorunca, “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır” hadîsine uyduğunu söyledi. Sultan Selim de ona, “Düşmana karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın, âyetini okumadınız mı?” diye cevap verdi. Muharebe esnasında davullar vurur, mehterler çalar, askeri yiğitlendirirdi. Bu arada asker arasında gezip, düşmanın yenilmeye yüz tuttuğu, sindiği gibi haberleri yayarak, askerin moralini düzeltmeye çalışanlar vardı. Bu hususî vazifelilere bozan denirdi. GANİMETLERİN TAKSİMİ Harb kazanılınca, düşman malları ganimet sayılır. Beşte biri hazineye konur. Geri kalanı harbe katılan gâzilere dağıtılır. Atlılara, atını kendisi getirdiği için, iki hisse verilir. Ganimet taksim edilirken, şehidin hissesi mirasçılarına teslim edilir. Ganimet İslâm ülkesine getirilip taksim edilmeden önce, kimse buna mâlik olamaz. Ancak İslâm ordusu, ihtiyaçları kadar yiyebilir ve kullanabilir. Harbe bilfiil iştirak etmeyip de, casusluk gibi faaliyetlerde bulunan mücâhidler de ganimetten hak sahibidir. Muharebede yardımcı olan, meselâ hastabakıcılık yapan köle, kadın ve çocuklar ile yol gösteren gayrımüslimlere, taksim edilmeden önce ganimetten bir mikdar mal verilir. Ayrıca her asker, öldürdüğü düşmanın üzerindekilere mâlik olur. Düşman arazisinin beşte dördünü, hükümdar hazineye alıp halka kiraya da verebilir. Osmanlılar, fethettiği toprakları hep böyle yapmıştır. EN YÜKSEK RÜTBE Muharebe esnâsında aldığı yaradan dolayı harb meydanında hemen ölen Müslümanlar şehid olur. Haksız yere katledilen kimse de böyledir. Şehidlik, İslâm dini bakımından mühim ve yüksek bir mertebedir. Şehid, yıkanmayıp kefenlenmeden üzerindeki kanlı elbiseleri ile defnedilir. Harbde yaralanıp bir yere nakledilen ve az da olsa yiyip içen, uyuyan veya tedavi gören veya bir çadıra sığınan yahut aklı başında olduğu halde üzerinden bir namaz vakti geçip de onu edâya kâdir olan kimseye mürtes denir. Mürtes yıkanır, kefenlenir. Bu sebeple maktul halîfelerden Hazret-i Ömer ve Ali yıkanıp kefenlenmiş; fakat Hazret-i Osman yıkanmayıp üzerindeki kanlı elbiseleriyle defnolunmuştu. Sultan Murad Hüdâvendigâr, harb meydanında şehit düşmüştü. TESLİM OLANLAR ÖLDÜRÜLMEZ! Esirler hakkında hükümdar muhayyerdir: 1-Eli silâh tutanları öldürebilir. 2-Müslüman esirlerle değiş-tokuş yapabilir. 3-İhtiyaç varsa fidye karşılığı serbest bırakabilir. 4-Köle yapabilir. Böylece beşte biri devlete, beşte dördü de gâzilere ait olur. Tarihimizde ekseriya bu son usul hem insanî olduğu, hem işgücü temin ettiği, hem düşmanın gücünü kırdığı; hem de potansiyel Müslümanlar meydana getirdiği için tercih edilmiştir. Zaten o devirde hemen her ülkede bu esaslar geçerliydi. Esir alınmadan teslim olanlar öldürülmez. Esir alındıktan sona Müslüman olmak, köleliğe engel değildir. Ama ölüm ve değiş-tokuştan kurtulur. Esirler, insanî muamele görme hakkına sahiptir. Eziyet ve işkence yasaktır. Hazret-i Peygamber, bir muharebede esirlerin güneş altında bekletildiğini görünce bunu şiddetle men ederek hepsinin gölgeye alınmasını emir buyurmuştu. Mağlûp devletin halkı, ya ülkeyi terkeder; yahud Müslü-manlarla eşit haklara sahip vatandaş olarak yaşamaya devam eder. Kaynak:[LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#55 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 04 Şubat 2009 Çarşamba Avrupa’nın çok evlileri ![]() Bizans imparatoru I. Manuel Komnenos, Alman kontes Berthe von Sulzbach ile evli olduğu halde, yeğeni Théodora’yı da nikâhlamıştı. Tarih boyu insan topluluklarının pek azı hariç hepsinde erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi meşru görülürdü. Bunda savaş ve benzeri sebeplerle erkek ölümlerinin daha çok oluşu mühim rol oynamıştır. Ayrıca nüfusu arttırma arzusu, kadınları himaye etme endişesi, kadınların muayyen halleri de birer sebeptir. SÜLEYMAN PEYGAMBERİN HAREMİ Önceki peygamberlerin dininde çok kadınla evlilik meşru idi. Tevrat, nafakasını ödemek ve aralarında âdil davranmak kaydıyla erkeklerin birden çok kadın almasına cevaz verir. Hazret-i İbrahim, Sâra, Hacer ve Ketura adında üç hanımla evlenmişti. Hazret-i Yakub’un ikisi hür, ikisi câriye olmak üzere dört; kardeşi Esav’ın da üç hanımı vardı. Tevrat’ta Hazret-i Davud’un dokuz hanımından bahsedilir. Hazret-i Süleyman’ın yedi yüz karısı ve üç yüz câriyesi olduğu bildirildiğine göre bunda bir tahdit de yoktur. Hıristiyanlıkta çok kadınla evliliğe izin verilmediği kanaati yaygındır. Hatta bu dinin kurucusu sayılan Paulus, Korintoslulara Birinci Mektubu’nda bekârlığı tavsiye eder. Zinâya düşme tehlikesinden dolayı evlenmeye izin verir. Ancak bir erkeğin, ancak tek bir kadınla evlenebileceğini söyler. Paulus’un çeşitli tabirlere açık bu sözleri bir yana, Hıristiyanlığa ait eski metinlerde tek kadınla evlenme mecburiyetine dair bir hüküm yoktur. Aksine ilk Hıristiyanlar arasında papazlardan bile çok evlenenler vardır. Matta İncili’nde on bâkire ile üstelik aynı gece evlenen adamın kıssası anlatılır. Bundan anlaşılıyor ki, Hazret-i İsa’nın dininde çok kadınla evlenmeye izin verilmişti. Hıristiyanlığın en sıkı tatbik edildiği bir devirde, Bizans imparatorlarının daimâ birkaç karısı olmuştur. ÖNCEKİNİ BOŞAMASAN DA OLUR Haçlı seferlerinden tanıdığımız Alman imparatoru Friedrich Barbarossa’nın dört karısı vardı. VI. asırda yaşamış İrlanda kralı Diarmait’in iki karısı ve iki de odalığı vardı. Bizans imparatoru I. Manuel Komnenos, Alman kontes Berthe von Sulzbach ile evli olduğu halde, yeğeni Théodora’yı da nikâhlamıştı. Fransa’daki Merovenj hanedanı mensubu krallar arasında çok kadınla evlenmek yaygındı. Meşhur Şarlman’ın iki karısı ve çok sayıda odalığı bulunuyordu. Hessen dükü Philippe ile Prusyalı Friedrich Wilhelm, bizzat Martin Luther’in muvafakatiyle ikişer kadın almışlardı. Hatta rivayet olunur ki Luther, İngiltere kralı VIII. Henry’ye önceki karısını boşamadan ikincisini alabileceği yönünde görüş bildirmişti. Kral dinlemedi. Tek karılılık prensibi uğruna, iki karısını öldürttü; birkaçını boşadı. Boşanmayı caiz sayan yeni bir mezhep kurdu. Otuz Yıl Savaşları’nın ardından (1648), azalan nüfusun çoğaltılması maksadıyla Frankonya parlamentosu çok kadınla evliliği kolaylaştıran kararlar aldı. Hıristiyan mezheplerinden Anabaptistler, “Hakikî Hıristiyanların müteaddit karıları olmalıdır” sloganıyla Münih’de çok kadınla evlenmeyi teşvik ederdi. Amerika’da 1830 yılında kurulan Mormon adlı Hıristiyan mezhebi, bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesini lüzumlu saymaktadır. İSLAMİYET SINIRLADI İslâm dini, evlenilecek kadın sayısını dörtle sınırlandırdı. Aralarında her bakımdan adalet şartını gözetmeyi aradı. Bunu yerine getiremeyenler için tek kadınla evlenmeyi ideal saydı. Eski kayıtlardan anlaşıldığına göre, birden fazla kadınla evli Osmanlı erkeği sayısı ortalama yüzde onu geçmezdi. Hemen her cemiyette zinâ nisbeti bile bundan az değildir. Zaten geçim şartlarının güçleşmesi sebebiyle, Müslüman memleketlerinde birkaç kadınla evlenmek neredeyse kalmamış idi. Taaddüd-i zevcât, 1926’da Türkiye’de, 1956’da da Tunus’ta yasaklandı. Müslümanların yaşadığı diğer ülkelerin çoğunda ise mahkemenin veya ilk zevcenin iznine bağlandı. ![]() Metres tutsanız? Dârülfünun’da (İstanbul Üniversitesi’nde) devletler hukuku müderrisi (profesörü) Ermeni asıllı Şahbaz Efendi’nin hanımının rahminde genç yaşta bir ur teşekkül etmiş ve tedavisi kabil olmamıştı. Şahbaz Efendi, ikinci bir evlilik yapmaya teşebbüs etti. Bunun için patrikhaneye müracaatta bulundu. Bunun kat’iyen caiz olmadığını söyleyen patriğe, “Ben zevcemi seviyorum. Onu boşarsam bir daha evlenemez, sefâlete düşer” dediyse de, müsbet cevap alamadı. Üzüntü ile oradan ayrılırken arkasından yetişen bir papaz, “Arkadaş, sen aptal mısın? Bir metres tutsana!” deyince, Şahbaz Efendi hışımla, “Ben dindar bir adamım. Sen bana zinayı tavsiye ediyorsun. Ne biçim papazsın?” diye kükredi. Ardından Müslümanlığı seçerek Ali adını aldı. İslâm hukuku ile, Avrupa hukukunu mukayese eden kitaplar yazdı. 1898’de vefat etti. Kaynak:[LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#56 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 11 Şubat 2009 Çarşamba Türk isminin menşei ![]() Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında bir boy vardı. Daha sonra bu boy, Göktürk Devleti’ni kurmuştu. Çin ve Roma tarihlerinde, Türkler bu isimle anılır. M.Ö. III. asırda yaşayan Hun İmparatorluğu halkı arasında, Türk adında bir boy vardı. Bu boy, iktidarı ele geçirip Göktürk Devleti’ni kurunca, aynı dili konuşan bütün topluluklara Türk adı verilmiş; Arap, Fars ve Bizanslılarca da böyle anılmıştır. Nitekim Moğollar da, kavmi arasında en güçlü ve kalabalık bir topluluk iken, iktidarı ele geçirmesi sebebiyle bütün bir ırka adını vermiştir. Franklar, Almanlar, Ruslar, İtalikler, Angllar için de böyle söylenebilir. Türk kelimesinin aslı türemek fiilinden gelir. Bu fiilden, türemiş, yaratılmış, sayıca çok, soylu mânâsına türük ve nihâyet hece düşmesiyle türk kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümek fiilinden yürük adını almışlardır. Muhtemelen Türkler, aynı dili konuşup aynı soydan geldiklerini göstermek için, kendilerinden bahsederken millet karşılığı olarak türük kelimesini kullanmış; sonra bu bir kavim adı hâline gelmiştir. Göktürk, gökten türemiş demektir. Burada hânedanın mukaddes vasfı vurgulanmıştır. Gök ve mavi renk, eski Türklerde dinî bir semboldü. Türk kelimesi, sonradan Uygurlarda, kuvvetli ve olgun mânâsını kazanmıştır. Bir rivayette Türk, miğfer demektir. Eteklerinde yaşadığı dağ, miğfer şeklinde olduğu için, bu boya Türk ismi verilmiştir. Bir başka rivâyete göre, Araplar, İskender-i Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc için yaptığı seddin önünde kalan millete, beri yanda kalmış, terk edilmiş (terîk) mânâsına Türk demişlerdir. Bir başka Arap rivayetinde de Yafes’in oğlunun yerleştiği bölge ıssız olduğu için terîk denmiştir. Çoğulu etrak’tır. Türk, Farsça, beyaz demektir. Farslar, Türklerle ilk karşılaştıklarında, bölge halkı gibi esmer veya sarı olmadıkları için bu ismi vermiştir. İran mitolojisine göre İrec ile Turec adlı iki kardeşten İranlılar ve Türkler türemiştir. İranlılar, Türklerden ilk Müslüman olanlara da “Türk’e benzer” mânâsına, Türk-mend (Türkmen) demişlerdir. Başka bir rivâyette Türkmen, Türk-i İman kelimesinden gelir ve Müslüman Türkleri ifade eder. Nitekim Türkmen, Müslüman Oğuzlara verilen isimdir. Avrupalılar, Osmanlılara, hatta Müslümanlara Türk demişlerdir. Bazı İslâm ve Osmanlı tarihçileri, Türklerin, Nuh peygamberin oğullarından Yafes’in Türk (Tevrat’taki söylenişe göre Togharma) adlı oğlunun (Tevrat’a göre torununun) neslinden geldiğini söyler. Beyaz ve sarı ırk Yafes’in başka çocuklarından türemiştir. Nuh Peygamberin oğullarından Sam, Arap ve Yahudîlerin; Ham da Hindli ve Zencilerin atasıdır. Türklerin, Hazret-i İbrahim’in Kantûra adlı hanımından olan oğlu Togarma’nın soyundan geldiğine dair bir Tevrat rivâyeti daha vardır. Bu sebeple Türkler, bazı Sâmî kaynaklarında Benî Kantûra (Kanturaoğulları) diye anılır. Etrak-ı bîidrak Türk kelimesinin bir de sosyolojik mânâsı vardır. Türkler, Müslüman olduktan sonra, Sâmânoğulları zamanında, Müslüman olmayan ırkdaşları ile İslâm kültürü zayıf göçebe ve köylüler hakkında Türk tabirini kullanmıştır. Yörükler, yerleşik hayata geçmiş; memurluk, ziraat ve esnaflıkla uğraşan, koyun beslemeyip yaylaya gitmeyen ırkdaşlarına Türk demiştir. Nitekim Anadolu’nun çok yerinde bu tabir, sipahi sınıfına girmeyen sıradan köylüler için kullanılmıştır. Etrâk-ı bî-idrak sözü de “anlayışsız köylüler” demek oluyor. Fatih Kanunnâmesi’nde der ki: “Eğer biregü (birisi) hamr (şarap) içse, Türk veya şehirli olsa, kâdı ta’zîr ura (cezalandırsın)”. Bu inceliği bilmeyenler, yanlış değerlendirmelere kapılmıştır. Başta Selçuklular ve Osmanlılar olmak üzere, bütün Türk devletleri ırkçılıktan uzak bir biçimde milletleri ile iftihar etmiş; hepsi de Türk kültürüne unutulmaz hizmetlerde bulunmuşlardır. Hadislerde Türkler Türk kelimesi Hazret-i Peygamber’in birkaç hadîsinde de geçer: Size ilişmedikleri müddetçe Türklere ilişmeyin. Zira ümmetimin mülkünü onların elinden ilk kapacak olan Beni Kantûra’dır [Ebû Dâvud, Taberânî]; Siz Türklerle dövüşmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar çekirge gibi küçük gözlü, basık burunlu, kırmızı meşin gibi suratlı, aynı zamanda keçe ayakkabılıdır [Buhârî, Müslim]; Türkler dünya ehlinin hepsine hâkim olurlar [Deylemî]; Âhir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip Dicle Nehri kenarına inerler. Basra halkından bir fırka bunlarla harb eder ve şehid olur [Ebû Dâvud]; Benim Türk adında bir ordum vardır. Onunla haddi aşanlara haddini bildiririm [Divanu Lügatit-Türk]; Hıfzın onda dokuzu Türklerdedir [Hatîb]. Mamafih hadîslerde tasvir edilen Türk imajının pek de müsbet bir yönü yoktur. Ancak burada geçen Türk tabirinin, gerek ırk hususiyetleri ve gerekse tarihî gerçekler bakımından Moğolları tarif ettiği de şüphesizdir. Nitekim hadîs metinlerinin gelişinden bu anlaşılıyor. Kumral, buğday beniz, açık göz, orta boy gibi genetik hususiyetler taşıyan Türklerin, Moğollarla ortak hiç noktaları bulunmamaktadır. Türkler, Orta Asya’da yerleşen eski bir Âri ırkıdır. Hadîs âlimleri bu hadîslerde geçen Türkler ifadesini, Küffâr-ı Çin olarak tefsir etmiştir. Hadîslerde Türklerden hiç de iyi bahsedilmiyor. O zamanlar Türk kelimesinin, Moğol ve Çinliler için kullanıldığı âşikârdır. Muhtemelen Türkler de yakın bir coğrafyada yaşadığı ve ekseriya hükûmetler Türklerin elinde olduğu için, bu kavimlere Türk denmiştir. Hadîslerde zikredilmek veya zikredilmemek Türklerin İslâmiyete hizmet şerefini eksiltmez. İstanbul’un fethine dair hadîs yeter de artar bile! ![]() Kaynak : [LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#57 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr İstikrarın sembolü monarşi ![]() KÜÇÜK İMPARATOR Son Çin İmparatoru Pu Yi, çok küçük yaşlarda tahta geçmişti. Ancak devrimin ardından tahtından oldu. Şehirden kovuldu ve bahçıvan yapıldı. Bir süre sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Küçük imparatorun dramatik hikayesi filmlere konu olmuştu. ![]() İngiltere, Avrupa monarşilerinden ilk akla geleni. 82 yaşındaki Kraliçe II. Elizabeth tam 55 yıldır tahtta oturuyor. 1952 yılında Kraliçe Elizabeth ve eşi George VI. Monarşi, insanlık tarihinin en eski idare tarzıdır. Asırlarca hemen her ülkede belli bir aileden gelen çeşitli isimlerde hükümdarlar hüküm sürmüştür. XX. asrın başlarında Avrupa’da Fransa ve İsviçre dışında monarşiyle yönetilmeyen ülke yoktu. Cumhuriyet meçhul olmamakla beraber, çok kimseler için ürkütücü bir rejimdi. Vaktiyle eski Yunan ve Roma’da tatbik edilmiş; ama sonu fiyaskoyla biterek yerini krallığa bırakmıştı. Venedik gibi İtalyan cumhuriyeti olarak bilinen ülkeler, aslında seçkinler oligarşisi ile yönetiliyordu. Meselâ soyluların, kendi arasından seçtiği bir doç, Venedik’i idare ederdi. Sağlam bir hanedana sahip bulunmadığı için Polonya ve Macaristan istiklâlini bile kaybetmişti. MONARŞİYİ SARSAN DEPREM Avrupa’nın o zaman en önemsiz ve fakir ülkelerinden olan İsviçre bir tarafa bırakılırsa, cumhuriyet ilk defa Fransa’da ortaya çıktı. 1789 ihtilâlinin çocuğu idi cumhuriyet. Bu sebeple hep ayaktakımının idaresi olarak görüldü. 15 sene geçmeden, Napoleon Bonaparte’ın imparatorluk tacını başına geçirmesiyle cumhuriyet rüyası son buldu. 1848 yılındaki uyanışı da üç sene sürdü. 1870 yılındaki Alman işgalinden bu yana Fransa cumhuriyettir. Ama kralcılar da politik hayatta yer alırlar. Hem kralcı parti, hem de Bonapartçı parti serbesttir. I. Cihan Harbi, dünyayı öyle bir sarstı ki, bir çırpıda Avrupa’nın çoğu ülkesinde hükümdarlar tacını kaybetti. Yerlerini cumhuriyete terk etmek zorunda kaldı. Kaç asırlık Almanya, Avusturya ve Osmanlı monarşileri şaşırtıcı biçimde yıkıldı. Bunlar gibi savaşın mağlupları arasında olmayan Rus çarlığı bile Bolşeviklerce tarihe gömüldü. Çar ve ailesi katledildi. Arta kalan Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan tahtlarını da II. Cihan Harbi boşalttı. Buralarda Rus yanlısı rejimler kuruldu. Mağlup İtalya tahtı, ülkede birliğin kurulduğu 1860 tarihinden bu yana kendisine tarihî bir kin tutan papalığın da yardımıyla devrildi. Yeni kurulan İrlanda, Çekoslovakya, Macaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Finlandiya gibi devletçikler, hem millî hanedanları bulunmadığı için, hem de zamanın modası gereği mecburen cumhuriyeti benimsediler. Krallık Avrupa’da ilk olarak 1908’de Portekiz‘de; en son da 1974’te Yunanistan‘da tarihe karıştı. 1936’da İspanya diktatörü olan Franko, ülkesinde krallığı ismen korudu. Ölümünden sonra da monarşinin ihyasını vasiyet etti. 1975’te İspanya tekrar krallıkla yönetilmeye başlandı. Kral, fakir ve önemsiz ülkesinde ekonomik ve demokratik bakımdan akıl almaz bir ilerleme sağladı ve onu Avrupa Birliği’ne soktu. Cumhuriyetle yönetilen Avrupa ülkelerinin hepsinde önemli miktarda monarşi taraftarı vardır ve siyasî hayatta faaliyet gösterirler. ASYA’NIN İHTİŞAMLI TAHTLARI Bugün Avrupa’da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako monarşiyle yönetilir. Hepsinde de demokrasi tıkır tıkır işlemektedir. Bu ülkelerde hükümdar, hem millî birliği sağlamakta; hem de geleneklerin canlı sembolü olarak kültür ve turizme önemli katkıda bulunmaktadır. Sanat, edebiyat, ilim, müzecilikte sarayın önemli desteği söz konusudur. Asya’da dünyanın en eski ve namlı monarşilerinden Çin, 1917 tarihinde cumhuriyet oldu. Son imparator Pu Yi, bahçıvan yapıldı. Az zaman sonra da ülkede kanlı bir komünist rejim kuruldu. Türkistan’da Buhara, Hiyve gibi hanlıklara Bolşevik Ruslar son verdi. Maldiv Adalarında sultanlık 1968’de yıkıldı. Hind yarımadasındaki irili ufaklı monarşiler, 1948’de Hindistan Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sona erdi. Ancak kimin aklına gelirdi ki, dünyanın en eski monarşilerinden İran‘ın tavuslu tahtı, 1979’da devrildi. Zamanın en popüler hükümdarı Rıza Pehlevî, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Afganistan‘da Zâhir Şah da, 1973’te bir sol darbeyle tahtını kaybetti. Amerikan işgalinden sonra hem Afganistan, hem de Irak’ta monarşinin tekrar kurulacağı umuldu. Ama monarşi geleneğine uzak olan Amerika, buna yanaşmadı. Halbuki bu gibi ülkelerde, monarşinin birleştirici ve istikrar sağlayıcı bir rol oynayacağı düşünülüyordu. Bugün Asya’da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir. Hemen hepsi de Asya’nın en zengin ve istikrarlı ülkeleridir. İç savaştan kurtulan ve komünist gerillalardan temizlenen Kamboçya‘da monarşi birkaç sene evvel ihya edildi. Monarşinin son yıllarda yükselen trendinin aksine, Nepal‘de krallık bu sene Maocular tarafından yıkıldı. Orta Doğu’da Ürdün, Arabistan, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman ve Körfez Emirlikleri monarşiyi muhafaza etmektedir. Irak‘ta 1958 ve Yemen‘de 1962 monarşinin yıkılış tarihidir. Irak meliki Şerif II. Faysal, solcu Baas partisinin kanlı darbesiyle devrildi ve ailesiyle beraber öldürüldü. Son Yemen meliki Muhammed dağa çıkıp cumhuriyetçilerle mücadeleye devam ettiyse de başaramadı. AFRİKA’DA KARŞILAR Afrika’da monarşi, Mısır‘da 1952, Tunus‘ta 1956, Libya‘da 1969, Habeşistan‘da 1975 tarihinde yıkıldı. Mısır kralı Faruk ülkesinde monarşiyi dejenere etmekle suçlandı. Libya meliki İdris Sünûsî sevilen bir hükümdar olduğu halde, kaplıca tedavisi için Bursa’da bulunduğu sırada o zamanlar yüzbaşı olan Kaddafî tarafından sürpriz biçimde devrildi. Hazret-i Süleyman ile Belkıs’ın soyundan geldiğine inanılan Habeş imparatoru ihtişamlı Hâile Selâsiye sol bir darbeyle tahtını kaybetti. Orta Doğu ve Afrika’da cumhuriyet ilan edilen Irak, Yemen, Tunus, Libya ve Habeşistan, komşuları gibi birer Sovyet uydusuna dönüştü. Kongo, Madagaskar, Uganda gibi Afrika ülkelerinde monarşiyi sömürgeciler yıktı. Umman sultanı ile aynı hanedandan olan Zengibar sultanı 1964’te tahtını kaybetti. Fas, bugün monarşi ile idare olunan az sayıda Afrika ülkesindendir. Burada Ürdün gibi Hazret-i Peygamber soyundan bir hanedan hüküm sürer. Swaziland, Lesotho, Botswana gibi önemsiz bazı Afrika ülkelerinde de monarşi hüküm sürer. Amerika’da yalnızca Brezilya geçen yüzyılda bir ara monarşi ile idare olundu. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile bazı küçük adalar, İngiltere kraliçesini hükümdar olarak tanır. Okyanusya’da Tonga adası krallıktır. Yemeğe düşkünlüğüyle meşhur tombul ve sevimli kralları geçen sene öldü. Hawai, Tahiti, Samoa adalarındaki hanedanlar, sömürgecilerce devrilmiştir. ROMANTİK HATIRALAR Düşük krallar ve aileleri, sürgünde veya kendi ülkelerinde hayatlarını sürdürüyorlar. Haylisi saltanat davasından çoktan vazgeçmiş görünüyor. İçlerinde bir gün tekrar tahta çıkacaklarını hayal edenler de az değil. Son Bulgar kralı Simeon, geçen yıllarda ülkesine dönerek cumhurbaşkanı bile seçildi. XXI. yüzyıla gelindiğinde görünen o ki, monarşiler çok kimseye parlak sahneler ve romantik hatıralar çağrıştırmaktadır. ![]() PARAYA CUMHURİYET GELMİYOR! François Partuier adında bir Fransız yazarı, 1963 yılında Le Figaro’da çıkan bir yazısında, banknotların üzerine ve turistik tesislere verilmiş adlara bakarak, Fransızların zevkleri ve siyasî temayülleri hakkında bir teşhis ortaya koymaya çalışmıştır. Yazar özetle diyor ki: Fransa’nın çeşitli köşelerindeki tanınmış lokantaların tabelalarına ve buralarda satılan şarapların etiketlerine bakınız. Çoğunda kralların, eski rejim idarecilerinin veya şatoların adlarını göreceksiniz. Cumhuriyet uğruna mücadele etmiş kahramanlardan bir tekinin hatırasını canlandıran bir ticaret unvanı ile belki karşılaşmayacaksınız. Hürriyetçilerin ve devrimcilerin adları, yalnız okul ve sokak levhalarında yer almaktadır. Dünyaca meşhur Bordeaux şaraplarında bile, bölgenin coğrafî ve tarihî özellikleriyle alakalı olduğu halde, Girondins diye bir markaya rastlamazsınız. [Girondins, Fransız ihtilâlinde ismini Bordeaux şehrinin Gironde bölgesinden almış bir siyasî gruptur.] Fransızlar, zevkle karınlarını doyurmak istedikleri vakit, monarşi devrinin hatıralarını yaşatırmış gibi görünen yerleri tercih etmektedirler. Ya buralardaki masraflarını hangi paralarla ödemektedirler? Üzerinde Henri IV, Richelieu ve Bonaparte gibi müstebit iktidar sahiplerinin, yahut Moliere ve Racine gibi eski rejim edebiyatçılarının yahut Victor Hugo gibi bir Napolyon hayranının resimleri bulunan franklarla... Niçin paraların üzerinde Danton, Clemenceau veya Foch gibi Fransa’yı kurtarmış bir cumhuriyetçinin resmi yoktur ve neden Fransa’da buna itiraz eden tek kişi çıkmamıştır? Sebebini açıklayayım: İhtilallerin hatırası, devrim heyecanlarının tazelenmesi ve cumhuriyetin sembolü, Fransızlara rahatlık ve emniyet hissi telkin etmemektedir. ![]() Fransız tahtının sürgündeki vârisi Paris Kontu Henri, annesinin kucağında. ![]() İran Şahı Rıza ve eşi Farah Diba. ![]() 210 kiloluk Tonga kralı mahalli kıyafetlerle. Bugün Avrupa’da İngiltere, İsveç, Norveç, Danimarka, İspanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Liechtenstein ve Monako; Asya’da Japonya, Tayland, Malezya, Brunei ve Bhutan monarşiyle yönetilir. Kaynak : [LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#58 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 18 Şubat 2009 Çarşamba İSKENDERİYE Kütüphanesini KİM YAKTI? İskenderiye Kütüphanesinin Müslümanlar tarafından yakıldığı hikâyesini duymuşsunuzdur. Belki de hiç araştırma ihtiyacı duymadan inanmışsınızdır. Acaba hakikat böyle midir? ![]() Rivayete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Halife Ömer şehir kütüphanesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin Âs‘a emretmiş. O da Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış. Hamamlar altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663’te Latince’ye çevrilip yayınlandı. Efsâne ilk o zaman Avrupa’da duyuldu. Bir kere Arapların fethinden sonraki asırlara kadar kâğıt henüz Mısır’a girmemişti. O zamandaki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Kaldı ki hamamların ocaklarını o kadar uzun süre yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. O devirde bu kadar kitap ne gezer! Hem Yahya’nın da Amr bin Âs’dan bir asır evvel yaşadığı söyleniyor. Üstelik hâdise, kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında bulunmuyor. Sonradan kitaba sokuşturulmuş intibaını veriyor. HAZRET-İ ÖMER’İ LEKELEME FIRSATI Ebu’l-Ferec bunu, Ioannis’in hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuş. O da bunu 1203’te Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivayet ediyor. O da “İskenderiye fenerinin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphane burası olsa gerek!” demiş. Bu ziyaret Fâtımî Devleti’nin sonuna denk gelir. Fâtımîler, felsefeden etkilenen aşırı Şiî fırkasına mensuptu. Hazret-i Ömer’i cahil ve barbar olarak tanıtmak, ancak onların işine gelirdi. Abdüllatif, bu dedikodulara aldanmış olsa gerek. Salâhaddin Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası, bu sırada Mısır’da kâdı idi. Muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermiyor. Bunu Ebu’l-Ferec uydurmuş. Amr bin Âs, eline geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını Halife Ömer’e sormuş. O da “içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak!” demiş. Bu hâdiseyle de yangın arasında irtibat kurulduğu âşikâr. ![]() PROPAGANDA İÇİN NELER YAPILMAZ Böyle mühim bir hâdiseden, ne zengin Orta Çağ İslâm, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. asır sonlarında yaşadığı halde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen, bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar; ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir davanın propagandasına yarar. Propagandacı için etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır, doğrular değil. Papalar, 8. asırdan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterdi. 4. asra ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. asırda ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetti. Yahudilerin dünya hâkimiyeti planlarının anlatıldığı Siyonist Protokolleri‘ni de, Çarlık Rusya gizli polisi bir Fransız romanından uydurmuştu. Yahudilere devrimci komplolar ve devrimcilere de Yahudi fikirleri isnat ederek, bu silahla önde gelen iki düşmanı vurmaya çalıştı. Sözde Protokoller, Naziler ve taklitçilerince, başka yerlerde kin ve zulmü meşrulaştırmak için çokça kullanıldı. Tarihî delillerle sahteliği defalarca isbatlanmasına rağmen, propagandacıların favorisi olarak kaldı. İskenderiye Yangını masalında da maksat, saygıdeğer Halife Ömer’i kütüphaneleri yıkıcı olarak gösterip, İslâmiyetin ismini karalayarak, İslâm aleyhdarı propagandayı beslemektir. Müslümanların bile şuursuzca sahip çıktığı iddiayı, enteresandır ki, son zamanlarda Avrupalı oryantalistler çürüttü. Böylece Halife Ömer’i ve ilk Müslümanları bu iftiradan temize çıkardılar. ![]() Theophilos’un işi Müslümanların üzerine yıkıldı Peki İskenderiye Kütüphanesini kim yaktı? Yahut hakikaten yandı mı? Bu kütüphaneyi M.Ö. 332 yılında Büyük İskender kurmuştu. Saray bahçesinde mermer bir bina idi. O zaman yeryüzünün en zengin bu kütüphanesinde 900 bin eser saklanıyordu. Müdürü, istediği eseri bulup satın almaya salâhiyetli idi. Mısır’a giren her kitap, önce buraya götürülüp kopyası alınırdı. Romalılar Mısır’ı işgal ettiklerinde, kütüphane sarayla beraber harab oldu. Hıristiyanlıktan sonra, Romalıların Mısır vâlisi Theophilos, 391 yılında bu kütüphanenin bulunduğu yerde bir kilise yaptırmak istedi. Hafriyat sırasında burada eski Mısırlılara ait bir mabed taşı bulundu. Bu vesileyle Hıristiyanlarla yerli Mısırlılar arasında patırtı çıktı. Hâdiseler isyana dönüştü. Çok insan öldü. Theophilos, asker sevk edip isyanı bastırdı. Kütüphanenin bulunduğu yeri yakıp yıktı. Kıyıda köşede kalmış eski kitapları hamam külhanlarında yaktırdı. İlme ve tarihe saygılı Hıristiyanların bu marifetinin faturası da, ne yazık ki Müslümanlara kesildi. Kaynak: [LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#59 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 25 Şubat 2009 Çarşamba Sular altında kalan SON VATAN TOPRAĞI UNUTUL(MAY)AN ADAKALE Osmanlı geleneklerini 500 sene canlı bir şekilde yaşatan Tuna Nehri üzerinde küçük bir adaydı Adakale... Osmanlılar buraya “Macaristan’ın kilidi, Sırbistan ve Romanya’nın anahtarı” derdi. Ama şimdi baraj altında. ![]() YENİDEN DOĞUYOR Bugün sevindirici bir haber var. Adakale yeniden doğuyor. Bir Türk iş adamı Romanya hükümetinin de yardımı ile bu tarihi yeniden canlandırma adına büyük bir Adakale turizm projesine 5 milyon euro yatırıyor. Kale, mezarlık ve bazı tarihî eserlerin taşındığı Şimian adası yeni Adakale olarak restore edilecek. Ada 49 yıllığına kiralandı. İstanbul’dan da gemi işleyecek. Bizim zamanımızda ilkmektepte okuma bayramı olurdu. Okumayı söken ilk üç çocuğa kırmızı kurdele takıp kitap hediye ederlerdi. Bana da Adakale Türk Masalları kitabı verilmişti. Kitapta ne yazdığını hatırlamıyorum ama, kapağındaki renkli manzara resmi bugün bile gözümün önündedir. Adakale’yi önceleri Kaf Dağı gibi hayalî bir yer zannederdim. Neresi olduğunu sonra öğrendim. Tuna Nehri üzerinde, Romanya ile Sırbistan arasında, Orşova şehrinin karşısında, 1.8 km uzunluğunda, 400 m genişliğinde bir ada imiş. Romanya’dan 300, Sırbistan’dan 400 metre uzaklıktadır. Adayı Sultan Fatih fethetti. Avusturya tecavüzlerine mâni olmak için buraya bir kale yapılıp Türkler yerleştirildi. Osmanlılar buraya “Macaristan’ın kilidi, Sırbistan ve Romanya’nın anahtarı” derdi. ![]() Adakale’de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi. FELAKET ÜSTÜNE FELAKET 93 Harbi neticesinde imzalanan Ayastefanos Anlaşması ile kalenin boşaltılması kararlaştırıldı. Bu anlaşmanın ağır hükümlerini hafifletmek için İngilizlerin yardımıyla 1878’de imzalanan Berlin Anlaşması’nda adanın statüsü unutuldu. Osmanlı Devleti Adakale’ye hükmetmeye devam etti. Burada bir nahiye müdürü ve kadı bulunuyordu. Cihan Harbi neticesinde Trianon Anlaşması ile Adakale Romanya’ya verildi ise de, Osmanlı hükümeti tanımadı. 1923 Lozan Anlaşması ile bu kayıp kabul edildi. Ancak adanın son felâketi bu değildi. Adakale’de, 1967 yılında 150 hanede 750 nüfus yaşıyordu. Bu mıntıkada ahalisinin tamamı Türk olan yegâne şehirdi. Osmanlı geleneklerini 500 sene canlı bir şekilde yaşatan ada halkı, tütüncülük, lokumculuk, kayıkçılık, bir de Tuna’daki gezinti gemilerinde kahvecilik yapardı. Mimarîsi çok hoştu. Tuğla çatılı, beyaz boyalı, kârgir evleri; tek minareli camisi vardı. 1967 yılında zamanın Romanya ve Yugoslavya hükümeti, daha doğrusu iki komünist, Çavuşesku ile Tito, Tuna’daki bu son Osmanlı varlığını yok etmek üzere anlaştı. Ada bir baraj altında kalacaktı. Baraj projesi ilk çıktığı 1962’de halk kaleye dolup hâdiseyi protesto etti. “Biz adamızı terk etmeyiz; gidersek Türkiye’ye gideriz” diye Çavuşesku’ya hitaben bir dilekçe imzaladılar. Ama “Bizi Tuna’ya döker; balıklara yem yapar” korkusuyla veremedilerse de gizlice Türk sefaretine ulaştırdılar. Türkiye -her zamanki gibi- tınmadı. 36 hane Köstence’ye, 2 hane Temeşvar’a, 12 hane Bükreş’e, gerisi de Türkiye’ye göçtü. 1972’de biten Demirkapı Barajı, Adakale’yi sular altında bıraktı. Bu sebeple ne zaman Adakale ismini işitsem, yüreğim sızlar. ![]() Suyu şifalı TUNA Ada turistik bir yerdi. Gelen turistten 1 Lei ayakbastı parası alınırdı. Adanın lokumu ve şekerlemeleri meşhurdu. Adakaleliler, kahveyi havanda döver; kumda ve külde pişirirdi. Kokusu, karşı sahillerde duyulurdu. Tadı, Tuna suyundan gelirdi. Yemekler bile bu suyla pişerdi. Tuna’nın suyu şifalı kabul edilirdi. Cildi kırıştırmaz; bu suyla yıkanan kadın yaşını göstermezdi. Zaten doğuya akan nehirler bereketli olur derler. Nerede şimdi o suyu masmavi Tuna! Adada tekstil, sucuk ve iki sigara fabrikası vardı. 37 çeşit sigara, hatta puro imal edilirdi. Romanya’dan kaçak işçi gelirdi. Hapishane iç çamaşırları burada dikilirdi. Ada, bir ilticâ adası idi. Yugoslavya’ya kaçmak isteyen Romenler buraya gelip karşı sahile geçmeye çalışırdı. Her gün kaçan kaçana idi. Çok insan öldü. Bazen Tuna Nehri kıpkızıl akardı. Bunun üzerine hükûmet, adanın etrafını tel örgülerle çevirdi. Ada halkı kendisini açık hapishanede hissetmeye başladı. Yine de iyi yüzme bilmesine rağmen, adayı bırakıp karşıya geçmeyi düşünmedi. Kaynak : [LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
|
|
#60 |
Site Sahibi
![]() Üyelik tarihi: Jul 2007
Yaş: 53
Mesajlar: 24.143
Tesekkür: 3336
1884 Mesajına 2824 Kere Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 10
Rep Puanı: 1400
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Dünden Bugüne
Ekrem Buğra Ekinci ekrem.ekinci@tg.com.tr 04 Mart 2009 Çarşamba Sürgündeki hânedan 3 Mart 1924 itibarıyla Türk tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Halifelik kaldırılmış ve tarihin en uzun ömürlü hânedanlarından Osmanlı hânedanı mensupları vatandaşlıktan çıkarılarak yurt dışına sürülmüştü. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğe kadar hepsi için yeni ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu. ![]() Son şehzadeler İstanbul yatında bir arada. 1-Vahdeddin Efendi 2-Mecid Efendi 3- Ziyaeddin Efendi 4- Seyfeddin Efendi 5-İbrahim Efendi 6-Necmeddin Efendi 7- Ahmed Nihad Efendi 8- Ömer Hilmi Efendi 9- Cemaleddin Efendi 10-Abdülhalim Efendi 11-Osman Fuad Efendi 12- Ömer Faruk Efendi. Osmanlı Hânedanı’nın hukukî statüsü, asırlar boyu kanunnâmeler ve geleneklerle tayin olunmuştur. Hânedan, padişah oğul ve kızları (şehzâde ve sultanlar) ile oğulların nesilden nesile devam eden oğlan ve kız çocuklarından müteşekkildir. Nitekim şer’î hukukta oğul ve kızlar ile, oğlun oğul ve kızları vâris olup âileden sayılırdı. Bunlar varken, kızların çocukları âileden sayılmaz ve vâris olamaz. KENDİ SİCİLLERİ VARDI Şehzâde ve sultan, diğer hânedanlardaki hükümdar oğulları ve kızlarına verilen prens-prenses unvanının muadili idi. Padişah ve şehzâde zevceleri ile sultan eşleri ve çocukları, hânedan âzâsı değil; hânedan mensubu idi. Monarşilerde hânedan vatandaş statüsünde değildir. Umumî nüfus sicillerine değil, saraydaki hânedan sicilline kaydedilir. Hânedan mensupları, hususî hayatlarında padişahların koyduğu kâidelere uymak zorundaydı. Şehzâde ve sultanlar ile padişah ve şehzâde zevceleri, padişahın izni olmaksızın evlenemez; evlenirse, hânedanla alâkalı haklarını kaybederdi. Oğlu olan padişah zevcesi artık kimseyle evlenemezdi. Çünkü padişahın bir üvey babası tasavvur edilemez. Padişah oğullarına şehzâde denirdi. Şehzâdeler önceleri sultan ve sonraları efendi unvanıyla anılırdı. Cem Sultan ve Burhaneddin Efendi gibi. Küçükken anneleri ile; büyüdükleri zaman kendilerine tahsis edilen dairelerinde hususî hizmetkârlarıyla ve hasodadan tayin edilen lalaların nezâretinde yaşarlardı. 12 yaşlarına gelince maiyetleri ve anneleri ile Konya, Manisa, Amasya gibi sancaklara sancakbeyi olarak gönderilirlerdi. Bu usul XVII. asır başlarına kadar sürmüş; bundan sonra şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmuşlardır. Hareme bitişik çeşitli odalar ve oniki daireden müteşekkil bu daireye, etrafındaki şimşir ağaçları sebebiyle şimşirlik adı verilirdi. Kafes de denilen ve küçük bir bahçesi bulunan şimşirliğin etrafı duvarla çevrili idi. Şehzâdeler, âileleri, câriye ve ağalarıyla beraber burada yaşar; merasimler dışında pek dışarı çıkmaz; fazla kimseyle de görüşmezdi. ![]() HANEDAN REİSİ New York’ta yaşayan hanedan reisi Osman Ertuğrul Efendi, Sultan Abdülhamid’in torunu olup 1912 doğumludur. ![]() HARUN EFENDİ Harun Efendi Sultan Abdülhamid’in torunu olup, Türkiye’de yaşayan en yaşlı şehzadedir. HAYIR SAHİPLERİYDİLER Bu devirde şehzâdelerin çocuk yapmasına izin verilmediği yaygın kanaattir. Ciddî Osmanlı kaynaklarında bulunmayan bu iddiayı nakzeden misaller vardır. Doğrusu, istikbali pek de parlak görmeyen şehzâdeler bu hususta kendi rızâlarıyla bir kontrol yapmış olabilir. Şehzâdelerin çocukları da şehzâde veya sultan olarak anılırdı. Şehzâdelerin hususî tahsisatları varsa da, diğer devletlerdeki prenslere, hatta kendi kızkardeşlerine nazaran malî ve siyasî bakımdan çok zayıf bir statüde tutulmuşlardır. Şehzâdeler, son devirde artık saray dışında yaşamaya; meslek sahibi olup çeşitli memuriyetler almaya başlamıştır. Padişah kızları sultan unvanı ile anılırdı. Mihrimah Sultan gibi. Padişahların siyasî maksatlarla Anadolu beyliklerinden kız almalarına mukabil; sultanlar da bu beyliklere gelin giderdi. Zamanla vezirlerle evlendirilmişlerdir. Böylece hem başarılı devlet ricâli taltif edilmiş; hem de bunlar saraya bağlanarak, kendi aralarında evlilik yoluyla yakınlıklar kurmasının önüne geçilmiştir. Aile içinde evlilikler çok azdır. Sultanlar, dilerse kocasını boşamak salâhiyetiyle evlenirlerdi. Şer’î hukuk, kadına bu hakkı verir. Sultanlar evlendikten sonra kocaları ve maiyetleriyle ayrı bir sarayda otururlardı. Sultan eşleri, kimin kocası olursa olsun padişahın dâmâdı sayılır ve dâmâd-ı hazret-i şehriyârî diye anılırdı. Dâmâdlar, boşanma ile protokoldeki yerlerini ve evlilikle kazandıkları bütün unvanlarını kaybederdi. Sultan oğullarına sultanzâde, kızlarına da hanımsultan denirdi. Sultan Fatih, kızlarının oğullarına sancakbeyliğinden yukarı rütbe verilmesini yasaklayarak, cemiyette ikinci derecede soyluluğun teşekkülüne engel olmuştur. Sultanlar şehzâdeler gibi değildi. Daha rahat ve zengin yaşardı. Servetlerini hayır eserlerine harcar; şehrin fakirlerine sadaka, evlenecek kızlara çeyiz vererek tüketirdi. Bu sebeple sürgünde çok dara düşmüşlerdir. ![]() Bugün hanedanın tümü Sultan II. Mahmud’un soyundan gelmektedir. Bir rüyanın sonu Saltanat ve halîfelik peş peşe kaldırılınca, 3 Mart 1924 tarihli kanunla hânedana mensup şehzâdeler, sultanlar ve sultan çocukları ile eşleri hayatta bulunan padişah ve şehzâde zevceleri ile dâmâdlar olmak üzere 155 kişi vatandaşlıktan ihraç olunarak üç gün içinde sınır dışı edildi. Kanuna dâhil olmadıkları halde ebeveynleri veya çocukları ile sürgüne gitmek zorunda kalanlarla bu sayı 200’ü bulur. Sürgünde efendilerinden ayrılmayan emektarlar da sayılırsa, sürgünlerin sayısı yüzlercedir. Bunların transit olarak bile ülkeden geçmesi yasaklandı. Mallarını bir yıl içinde tasfiye etmeleri, aksi takdirde hazineye kalacağı bildirildi. Hemen hepsi vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Bankalarda paraları, yanlarında nakitleri olmayan bu insanların çoğu, sürgünde tarifsiz sıkıntılar çekti; açlıktan ölenler bile oldu. Ama asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Geride bıraktıkları malları da şunun bunun elinde çarçur edildi. Oğuz Han neslinden ve tarihin en eski hânedanlarından Osmanlı hânedanı böylece siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. 1952 yılında hânedanın kadın mensuplarına, 1974 yılında da tümüne ülkeye dönme izni verildi. Kaynak:[LinkLeri Görmek İçin Lütfen Üye oLunuz Üye oLmak için tıkLayın] |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 4 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 4 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|